16 Ağustos 2012 Perşembe

Zihin-Beden İlişkisi, Yalancı Gebelik Örneği


   1932 yılında Mary Knight adlı bir kadın karnının ve göğüslerinin büyümesi ve karnından gelen tekme hissiyle gebe olduğunu düşünerek Dr. Monroe'nun muayenehanesine geldi. O yıllarda parasızlık kol gezdiği ve kocası sabit bir işte çalışmadığı için düzensiz olarak sokağın aşağısındaki bir ebeyle görüşüyordu. Ancak o gün farklıydı. Karnından gelen tekmeler doğumun yaklaştığını haber veriyordu. Dr. Monroe genç kadını muayene etti. Karnı epeyce genişlemiş ve aşağı sarkmıştı, ceninin aşağıya indiğini gösteriyordu. Memeleri şişmiş, meme başları beneklenmişti.
   Fakat yolunda gitmeyen bir şey vardı. Doktor, steteskopla ceninin kalp atışlarını duyamıyordu. Belki bebek garip bir biçimde dönmüştür diye düşünmüştü ancak kısa süre sonra durumun böyle olmadığını anladı. Gebeliğin tek kesin bulgusu ("kesin" kelimesine dikkat) göbek deliğinin dışa dönmesi veya dışa itilmesidir. Mary'ninki içe dönük ve normaldi. "Çıkıntılı" değil, "girintili" bir göbek deliği vardı.
   Dr. Monroe hafifçe iç geçirdi. Tıp fakültesinde yalancı gebelikle ilgili çok şey okumuştu. Gebe kalmayı çaresizce isteyen bazı kadınlar -ve nadiren gebelikten derin bir şekilde korkanlar- gerçek gebeliğin tüm bulgu ve belirtilerini geliştirebilirlerdi. Karınları çok büyük boyutlara kadar şişebilir, arkaya eğilmiş bir duruş ve bel bölgesinde gizemli bir yağ depolanması görülür. Meme başları tıpkı gebelerdeki gibi renklenir. Adet kanamaları kesilir, memelerinden süt gelebilir, sabahları mide bulantısı, hatta bebeğin hareketlerini bile hissettiklerini söyleyebilirler. Tek bir şey dışında her şey normal görünür; ortada bebek yoktur.
    Dr. Monroe Mary'nin yalancı gebelik yaşadığını biliyordu fakat bunu ona söylemek kolay değildi. Tüm belirtilerin aslında kendi kafasında yarattığı "ben gebeyim" durumundan kaynaklandığını söylemek ona inandırıcı gelmeyecekti. Başka bir yola başvurmaya karar verdi.
  "Marry" dedi yumuşak bir sesle, "bebek gelmek üzere. Seni hemen anesteziye alacağım ve uyandığında bebek doğmuş olacak." Mary çok mutluydu ve aneteziyi kabul etti. Mary uyandıktan sonra doktor onun elini sıkıp; "Marry çok üzgünüm ama ne yazık ki bebek ölü doğdu. Elimden gelen her şeyi yaptım ama faydası olmadı." dedi. Marry yıkılmıştı. Ağlamaya başladı ancak bir süre sonra bu düşünceye alıştı. Doktorun söylediklerini kabullenmişti. Marry'nin karnı o andan itibaren günden güne küçülmeye ve normale dönmeye başladı. Artık eve gidip bu üzücü olayı ailesiyle paylaşmak düşüncesiyle hastaneden taburcu oldu.
  Aradan bir hafta geçtikten sonra bir gün Dr. Monroe'nun şaşkın bakışları altında Marry muayenehaneye daldı. Göbeği kocaman bir şekilde sarkıyordu. "Doktor bey!" diye haykırdı. "Yine geldim! İkizi doğurtmayı unutmuşsunuz! İşte şurada tekmelediğini hissedebiliyorum." (Sir Weir Mitchell'in tanımladığı gerçek bir vakadır. Bkz. Bivin ve Klinger, Pseudocyesis 1937)
    Ben o yıllarda böyle bir hikayeyle karşılaşsaydım saçma diyerek bir kenara atardım. Ancak Silas Weir Mitchell parlak bir klinik gözlemciydi. Ve zamanla yaşadığım klinik olgularla onun anlattıklarını bir araya getirerek yazdıklarını dikkate almam gerektiğini öğrendim.
   Geçmişte pek çok yalancı gebelik hastasına sezaryen yapılmıştır. Dr. Monroe'nun Mary'de saptadığı gibi, ispiyoncu tanı bulgusu göbek deliğinde yatar. Yalancı gebeliğe sebep olan esas pay kültürel etkenlere aittir. 1700lü yılların ikinci yarısında 200 gebelikten biri yalancıyken günümüzde 10,000 gebelikten biri oranına düşmesinin sebebi de kültürel olabilir. Geçmişte bir çok kadın, çocuk doğurmak söz konusu olunca üstlerinde toplumun aşırı baskısını hissediyordu. Gebe olduklarını düşündüklerinde bunu yalanlayacak bir ultrason cihazı yoktu. Bunun aksine gebe kadınlar günümüzde sürüyle muayeneden geçiyor ve gebe olup olmadıklarıyla ilgili şüpheye yer bırakmadan kesin bilgi alabiliyorlar. (Yalancı gebelik fosil bir hastalıktır. Öyle nadirdir ki artık görmek çok zor. Bu durum ilk defa MÖ 300'de Hipokrates tarafından tanımlandı. İngiltere Kraliçesi Mary Tudor'u etkiledi, iki kez sahte gebelik yaşayan kraliçenin bir gebeliği on üç ay sürdü. Freud'un en tanınmış hastalarından biri Anna O.'da yalancı gebelik yaşayanlardan. Tıp literatürü bunu yaşayan iki transeksüel bile tanımlıyor. Yalancı gebelikle ilgili son çalışmalar için bkz. Brown ve Barglow, "Pseudocyesis" 1971; Starkman ve arkadaşları, "Pseudocyesis" 1985.)  
    Yalancı gebeliğin sebepleriyle ilgili yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçlara göre; çocuk isteği veya gebelik korkusu gibi konularda yaşanan depresyonu takiben hormonal mekanizmaların değişmesi ve gebelik ile ilgili hormonların salınmasının bu belirtilere sebep olabileceği düşünülmüştür. Bu görüş ünlü bir klinik gözlem olan ciddi depresyonun adet kanamasını durdurabileceği gözlemiyle uyumludur. Hastalandığınız veya depresyona girdiğinizde vücutta bulunan kıymetli yaşamsal kaynakları (enerji,hücre üretimi vs. gibi) yumurtlama ve gebelik için harcamayı önlemeye ve mevcut depresyon veya hastalığın tedavisinde kullanmaya yönelik bir evrimsel tasarruf stratejisidir bu.
    Fakat depresyon sırasında adet kanamasının kesilmesi yaygın olsa da yalancı gebelik çok nadirdir. Belki de çocuk saplantısı olan bir kültürde çocuksuz oluşun yarattığı depresyonla ilgili özel bir şeyler vardır. Bu soruların nihai yanıtı ne olursa olsun, yalancı gebelik, zihin ve beden arasında bulunan hiç incelenmemiş ve gizemli alanları araştırmak için değerli bir fırsat sağlamaktadır.
   
Kadınlarda yalancı gebelik yeterince şaşırtıcı; fakat az sayıda da olsa yalancı gebelik örneği erkeklerde de görülmüştür. Tüm değişiklikler -karın şişmesi, süt üretimi, aşerme, bulantı, hatta doğum sancıları- bazı erkeklerde münferit bir sendrom olarak görülebilir. Fakat hamile eşleriyle derin empati kuran erkeklerde daha yaygın rastlanır. Bu, sempatik gebelik veya "couvade sendromu" denilen durumdur. Hep merak etmişimdir, acaba erkeğin gebe kadına duygusal empatisi (belki kadının salgıladığı feromon denen hormonel kokularla ilgilidir) kocanın beyninde, kilit gebelik hormonu olan prolaktinin bir şekilde salgılanmasına yol açarak bu değişiklikleri ortaya çıkarabilir mi? (Bu hipotez göründüğü kadar acaip değil. Tamarin ipek maymunlarının erkekleri, bebek emziren annelerin çok yakınında olduklarında prolaktin düzeylerinde artış olur. Böylece babalık ve evlat sahibi olma duyguları ortaya çıkarak yavruları öldürme eylemi azalır.) Erkeklerde de aynı şekilde couvade benzeri belirtilerin bazılarını yaşayanlarda prolaktin düzeylerini ölçmek bana cazip geliyor.


Beyindeki Hayaletler (İnsan Zihninin Gizemlerine Doğru)
Dr. V.S. Ramachandran

Garajımdaki Ejder (by Carl Sagan)


"Garajımda ateş soluyan bir ejder yaşıyor."
    Diyelim ki size ciddi olarak böyle bir önerme sunuyorum. Kuşkusuz dediğimin doğruluğunu kontrol etmek isteyecek, kendi gözünüzle görmek isteyeceksiniz. Yüzyıllardır ejderlerle ilgili olarak sayısız öykü anlatılmış, ancak gerçek kanıt gören olmamıştır. Canlı bir kanıt görmek için ne iyi bir fırsat.
    "Hadi göster öyleyse." diyorsunuz. Ben de sizi garajıma götürüyorum. İçeri baktığınızda gördükleriniz, bir merdiven, boş boya kutuları, ve üç tekerlekli eski bir bisiklet oluyor. Görünürlerde ejder falan yok.
    "Ejder nerede?" diye soruyorsunuz.
    "İşte tam orada"diye yanıt vererek, ileride bir yeri işaret ediyorum. "Söylemeyi unutmuş olmalıyım, o görünmez bir ejder."
    Ejderin ayak izlerini görebilmek için yere un serpmeyi öneriyorsunuz.
    "İyi fikir" diyorum, "ama bu ejder havada uçuyor."
    O halde görünmez alevi saptamak için kızılötesi alıcı kullanmaya kalkıyorsunuz.
    "İyi fikir ama bu görünmez alevin ısısı da yok."
    Peki öyleyse siz de sprey boya sıkarak ejderi görünür yaparsınız.
    "İyi olurdu ama bu ejderin cismi de yok ki! Boya tutmaz."
    Bana önerebileceğiniz daha çok yöntem var. Ancak, önerdiğiniz her türlü fiziksel testi, neden işe yaramayacağını açıklayan bir bahane ile savuştururabilirim.
    Peki, ısısız alev püskürten, görünmez, cisimsiz, havada uçan bir ejder ile, aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark var? Savımı çürütmenin, aksini göstermenin bir yolu yoksa, ejderimin var olduğunu söylemenin ne anlamı var? Hipotezimi geçersiz kılma yeterliliğinden yoksun olmanız ile doğru olduğunun kanıtlanması arasında çok fark var. Denenemeyen iddialar, çürütülmeye karşı bağışıklığı olan önermeler, bize esin vermek ve merakımızı uyandırmak bakımından ne türlü bir değere sahip olurlarsa olsunlar, gerçeğe uygunluk terazisinde ağırlıkları sıfırdır. Bu durumda ejder konusunda sizden isteyebileceğim tek şey, kanıt olmadığına göre, benim dememe bakarak inanmanız.
    Varsayalım ki yaptığınız testlerin tümünün başarısız olmasına karşın, iyi niyetinizi yitirmeyecek denli duyarlı davranıyorsunuz. Yani garajımda alev soluyan bir ejder olması fikrini hemen reddetmiyorsunuz. Yalnızca aklınızın bir köşesine kaldırıyorsunuz. Mevcut kanıt aksini gösterse de, yeni bir veri elde edecek olmanız durumunda inceleyip ikna edici olup olmadığına bakmaya hazırsınız. Kuşkusuz bana inanmadığınız için kendimi hakarete uğramış saymam size haksızlık olur; sırf "kanıtlanamamıştır" hükmüne vardığınız için sizi can sıkıcı ya da düş gücünden yoksun olmakla suçlamak da öyle.
    Diyelim ki işler tersi yönde gelişti. Tamam, ejder görünmez; ama yere döktüğünüz unun üzerinde ayak izleri bıraktığını görebiliyorsunuz. Kızılötesi alıcı, normalin üzerinde sinyal alıyor. Sıktığınız sprey boya, havada ileri geri sallanan ejder başını gözler önüne seriyor. Ejderlerin -bırakınız görünmez olanlarını- varlığı konusunda ne denli kuşkucu olursanız olun, şimdi kabul etmelisiniz ki garajda bir şeyin varlığı söz konusu ve ilk bakışta görünmez, alev soluyan bir ejder olduğunu düşündürüyor.
    Şimdi başka bir senaryo yazalım: Diyelim ki ejderin varlığından söz eden yalnızca ben değilim. Diyelim ki aramızda birbirlerini tanımadıklarından emin olduğunuz kişiler de olmak üzere, tanıdığınız bir grup insan olarak size garajlarımızda birer ejder bulunduğunu söyleyip duruyoruz. Ne var ki hiç birimiz geçerli bir kanıt gösteremiyoruz. Hepimiz de size, fiziksel kanıtın desteğinden yoksun böylesine garip bir durumun varlığına ikna olmuş olmaktan son derece rahatsızlık duyduğumuzu söylüyoruz. Hiç birimiz deli değiliz. Dünyanın her yerinde insanların garajlarında görünmez ejderler saklı olabileceği, bizimse daha yeni fark ettiğimiz konusunda spekülasyonlar yapıyoruz. Doğru olmamasını yeğleyeceğimi söylüyorum size. Ama ejderlere ilişkin tüm o Avrupa ve Çin öyküleri söylence değildi belki de...
    Una ejder ayağı büyüklüğünde ayak izleri alındığı yolunda raporlar gelmeye başlaması memnun edici değil mi? Demek ki aynı şey başkalarının da başına gelmiş. Ne var ki ortamda kuşkucu bir bilim adamı varken yere serilen unlarda bir değişiklik gözlenemiyor. Alternatif bir açıklama çıkıyor: Yakından incelendiğinde, ayak izlerinin sahte olabileceği anlaşılıyor. Ancak bir başkası çıkıp, yanık parmağını göstererek ejderin üzerine doğru alev püskürttüğünden yakınıyor. Ama başka olasılıklar da var. İnsanın parmağını, görünmez ejderlerin soluğundan başka alev kaynaklarıyla yakabileceğini biliyoruz sanırım. Bu tür bir "kanıt" -ejderin varlığına inananlar ne denli güçlü bulurlarsa bulsunlar- ikna edici olmaktan çok uzak. Bir kez daha, duyarlı tek yaklaşım, ejder hipotezini reddetmek; gelecekte sunulması olası fiziksel veriye açık kapı bırakmak ve aklı başında olduğu ortada bunca insanın aynı garip yanılgıya kapılmasının nedenini araştırmak olacak.

Kleptokrasi


 Ülkenin her türlü ulusal kaynağını ve hazinesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan diktatörlükleri tanımlamak üzere geliştirilen kavramdır.
   Klepto: hırsızlık ile ilgili, krasi: bürokrasi sözcüğünü çağrıştırır. Ve "Hırsızkrasi" olarak bir yönetim şekline karşı eleştirel bir isimlendirmedir.
  İster bir şeflik olsun, ister bir devlet, herhangi bir sınıflı toplum için insan şunu sormalıdır: Halk kendi çileli emeğinin ürünlerinin kleptokratlara aktarılmasına niçin göz yumuyor? Platon'dan Marx'a kadar çeşitli siyasal kuramcular tarafından sorulan bu soru her çağdaş seçimde seçmenler tarafından bir kez daha sorulmaktadır. Halk desteği zayıf olan kleptokrasiler ya ezilen halk tarafından (bugün kuzey afrika ülkelerinin ayaklanmasındaki gibi) ya da çalınan ürünlere karşılık daha fazla hizmet sözü vererek halkı kandırmaya çalışan kleptokratlar tarafından alaşağı edilme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Örneğin Libya tarihi, baskıcı şeflere karşı başkaldırılarla doludur, genellikle o şeflerin yerini daha az baskıcı olacaklarına söz veren erkek kardeşleri alır.
  Halktan çok daha rahat bir hayat sürdürürken halkın desteğini kazanmak için bir seçkinin ne yapması gerekir? Kleptokratların tarih boyunca başvurdukları bir kaç çözüm yolu vardır. Bunlardan biri; halkı silahsızlandırıp, seçkinleri silahlandırmaktır. Ama kleptokratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi kleptokrasiyi haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir. Kurumsallaşmış din, zenginliğin kleptokratlara aktarılmasını haklı gösterirken insanların başka insanlar adına hayatlarını feda etmeleri için kendi genetik öz çıkarları dışında gerekli güdüyü sağlar.

Kaynak: Tüfek, Mikrop Ve Çelik

Gerçeklerin Değişkenliği Üzerine


"Çocukluğunuzdaki bir olaydan net olarak hatırladığınız bir şey, görebildiğiniz bir şey, hissettiğiniz, hatta belki kokusunu duyduğunuz, sanki gerçekten oradaymışsınız gibi. Her şeyin ötesinde, siz aslında gerçekten oradaydınız değil mi? Başka türlü nasıl hatırlardınız? Fakat işte bomba: orada değildiniz. Şu anda vücudunuzda bulunan tek bir atom bile, bu olay olduğunda orada değildi...
Madde bir yerden bir yere akar ve anlık olarak sizi oluşturmak için bir araya gelir. Bu yüzden, ne olursanız olun, artık yapıldığınız madde değilsiniz. Eğer bu ensenizdeki kılları dimdik yapmıyorsa, yapana kadar tekrar tekrar okuyun, çünkü bu çok önemli."
                                                                                                                                            
STEVE GROUND

Hep Aynı Kadın


Hayatının resmini yaparken elleriyle,
Bir cehennemi de çizebilir, bir cenneti de.
Etrafında çiçekleri uçuran da o
Cehennemi cennete çevirebilecek olan da,
Hep aynı kadın.

Esti mi kaçamazsın rüzgarından,
Seni sarar ve bir kenara fırlatıverir
Üşürsün, donarsın iliklerine kadar
Rüzgarıyla üşüten de o, üflese ateşini söndürebilecek de
Hep aynı kadın

İnanmasan da öyle inanmak istersin ki tanrının varlığına,
Bir müdahale yapsa, bir ol dese de olsa her şey.
Tanrı sadece cehennem için mi var?
Belki de,
İnanmanı sağlayan da o, seni cehenneme atan da,
Hep aynı kadın

Göz yaşları yanağından kayıp
sonsuzluğa damlarken bir bakarsın,
Bir göl oluvermiş dibi, boğulmaya kalkarsın
Pınarları kurutan da,
bir kaşık gözyaşında boğulurken
ellerini tutup kurtarmasını beklediğin de o,
Hep aynı kadın

Ama heyhat,
Zaman akar, akar,
Zaman hep aktı zaten
Bir dönüp baksan zaman bile o olmuş
Akmasını istemezsin o an,
Akmasın, bir kerecik olsun dursun dersin,
Ama akar, akmak için yaratılmıştır.
Göz yaşlarından akan da o, damarlarında gezen de,
Hep aynı kadın

Akrep ve yelkovan gibi o kaçarken sen kovalarsın
Ama bir düşünsen hep aynı yere bağlısındır bacaklarından.
O ne kadar kaçsa da köklerin aynı yerdedir,
Senden asla uzaklaşamaz, istese de yapamaz
Kaçan da o, ama hiç bir yere gidemeyen de,
Kalbinde hep kalacak olan, zamanını yaratacak olan da,
ve bu şiiri yazdıran da,
Hep ama hep, aynı kadın,
Aynı masum ve şefkatli kadın.